Batı´ya tedavi metodlarmı öğreten islâm alimi
ALİ BİN RIDVAN
,Ortaçağda İslam dünyasında tıp oldukça ileri gitmişti. Hastayla titizlikle ilgilenilir, ona göre teşhis ve tedavi uygulanırdı. Minyatürde hastanın nabzını ölçen bir doktor görülüyor.
"Kurtuluşunuzu ilaçlar kullanmak suretiyle tehlikeye atmak, sizlere yakışmaz." u söz, haçlı seferlerinin büyük Hıristiyan vaizi Clair-Waux´lu Bernhard (1090-1153)´a ait. ununla papaz, doktora başvurmanın, ilaç kullanmanın sakıncalı olduğunu belirtiyor, hatta bir "tehlike" olduğunu ifade ediyordu.
Bu inanç, sadece ona değil, diğer kilise mensuplarına da yerleşmiş, kökleşmiş bir inançtı. Tamamen dini bir anlayış haline gelmişti. O kadar ki, kilise, bu konuda kararname ve kanun bile çıkarabiliyor, dini çevrelerde şiddetle müdafaa bile görüyordu.
Hıristiyanlıkta, "Eğer hastalık, insanı ibadetten alıkoyuyorsa, sağlığın korunması için çalışmak İlahi bir emir olur. Fakat ruhun sağlığı, vücudu korumaktan daha önemlidir. Onun için, hasta ateş içinde kıvransa bile, günahlarını itiraf etmeden doktor isteyemez."
895´te toplanan Papazlar Meclisinden, bu konuda şöyle bir karar çıktı:
"Cemaatinden birinin hastalığım öğrenen rahip-papaz, hastaya giderek ona, takdis olunmuş su serpip duada bulunmalıdır. Dini ve dünyevi sıkıntılardan onu kurtarmak için ailesini yanından uzaklaştırıp, hastaya, günahlarını açıkça söyletmelidir. Bu açıklama yaptırılmadan, tedavi sözkonusu olamaz."
Papazlar, ellerinden geldiği kadar, bu emre uymaya çalışıyorlardı. Papa 3- Innocent (l 160-1216) bu emri, harfi harfine uyulması gereken, son derece önemli bir dinî emir haline getirdi.
O çağlarda, hasta günahım itiraf etmeden, doktorlar tedavide bulunamazlardı. Böyle bir işe girişen doktor, kilise tarafından tard (uzaklaştırma) cezasına çarptırılır, afaroz edilirdi. (Hıristiyanlıktan kovulma) ıristiyan hasta, Hıristiyan olmayan bir doktora, mesela bir Musevi veya Müslüman doktora, kendini tedavi ettirirse, yine kilisenin afarozuna uğrardı.
Kiliseden afaroz edilenlere, soygunculara, zalimlere, suç işleyenlere tıbbi yardımda bulunulmazdı. Suçlular, ölüm derecesinde hastalansa bile, onları kimse tedaviye yanaşmazdı. Hatta bir seferinde, bu tıp hastalara bir baş rahip tıbbi yardım yapılmasına istemiş, buna öfkelenen bir papaz, manastırdan çıkarak, baş rahibi şikâyete gitmişti.
İşte, Ortaçağın Hıristiyan-Fransız dünyasındaki ilim anlayışı ve buna karşı kilisenin tutumu buydu. Her şey kilisenin denetimindeydi. Buna karşı gelmeye kalkışan krallar bile afaroz edilir, bu korku herkesi sindirirdi. İlme ve ilim adamına hayat hakkı yoktu. Doktorlara bile büyücü gözüyle bakılırdı.
ORTAÇAĞ´DA BATI VE DOĞU´NUN TIP ANLAYIŞI
Haçlı seterleri sırasında Filistin´de bulunan Haçlı hükümdarları, kendilerini Müslüman doktorlara tedavi ettirirlerdi. Kendi doktorlarına güvenemezlerdi. Çünkü onlar bir cellattan farksızdı. Onların eline düşmek, ölümü göze almak demekti.
Bacağında çıban çıkan bir şövalyenin ayağı gözler önünde kesilmişti. Sıtmalı bir kadının da önce saçları kesilmiş, sonra da "başına şeytan girdi" diye, başının derisi yüzülmüş ve ölüme bırakılmıştı. Bu durumda onlara nasıl güvenebilirlerdi?
Bu, Ortaçağ Avrupa´sının tıp anlayışından sadece bir örnektir. Avrupa´yı kötülemek için ortaya atılmış bir iddia değildir. Tarihe kaydolmuş bu hakikat, bizzat Avrupalı bilginler tarafından itiraf edilmektedir. Büren´li Prens Wilhelm, konu ile ilgili bir hatırasını şöyle anlatır:
"Memleketimizde gücü-kuvveti yerinde bir şövalye vardı. Ölüm derecesinde hastalanmıştı. En seçkin rahiplerimizden birisiyle şövalyeye gittik, ´Rahibin şövalyeyi takdis edeceğini sanıyorduk. Ama öyle olmadı.
Önce hastaya baktı. Bir balmumu istedi. Getirdik. Balmumunu eline aldı ve yumuşattı. Bir nevi tıkaç yaparak hastanın burun deliklerinden birini nunla tıkadı. Sonra da yanından ayrıldı. Şövalye çok geçmeden öldü. Durumu rahibe bildirmek için gittiğimde, daha ben konuşmadan: -Herhalde şövalye ölmüştür, dedi. Sonra da şunları ekledi: -O, çok ıstırap çekecekti. Ölmesi ve böylece huzura kavuşması için burnunu tıkadım.
Papazlara göre eczahaneler, dinsizliğin simgesiydi, bunlar insanı inkâra saptırırdı. Kilise öğretmeni Tatlan bu konuda şunları söylüyordu:
"Dünyevi ilaçlara, ot ve köklere inanmak, Allah´a karşı bir güvensizliktir. İnsanları Allah´tan çevirmek isteyen şeytanlarla kötü ruhlar, budalalarla, imanı zayıf olanları kandırıp aldatmaktadırlar.
Ezacılık her çeşit şekilleri içinde bir nevi iğfalkâr san´at ve hareketlerden doğmuştur. Maddeye güvenerek onunla tedavi olmak isteyen kimse, kendisini Allah´ın kudretine terkederse, çok daha çabuk şifa bulur. İlâhi kudrete başvurmak yerine, neden bir köpek gibi otlar, geyik gibi yılanlar, domuz gibi ıstakozlar, arslan gibi maymunlarla tedavi olmayı tercih ediyorsun? Dünyevi şeyleri neden ilâhlaştırıyorsun?" Havari Jakabos da şunları söylüyordu:
"içinizden biri hastalanınca, en yaşlı rahipleri çağırınız. Isa namına hastayı yağladıktan sonra ona dua etsinler. İman duası hastaya şifa verecektir." Avrupa, hastalara bu anlayış ve zihniyet içinde bakarken, İslâm dünyasında doktorluk alabildiğine ilerlemiş, eczacılık gelişmiş, sağlık işleri genişlemiş, modern hastaneler kurulmuştu. Dünyanın hiçbir yerinde İslâm aleminde kurulan modern hastanelerin benzeri yoktu. En ideal tedavi me-todları uygulanmakta, araştırmalar yapılmakta, hastalara büyük ilgi gösterilmekteydi. Bu konuda Amerikalı ilim tarihi araştırıcılarından birisi olan Will Durant, "İman Çağı" adlı eserinde; ilk dispanser ve eczanelerin Müslümanların eseri olduğunu, eczacılık fakültesinin ilk defa onlar tarafından kurulduğunu belirtir.
Bağdat´ta, en eski hastane Harun-ür Reşid zamanında kurulmuştur. Onuncu asırda da aynı yerde beş hastane daha yapılmıştır.
İslâmın en meşhur hastanesi 706 tarihinde Şam´da kurulan Bimaris-tan´dır. 978´de (bin yıl öncesi) bu kuruluşta 24 hekimden meydana gelen bir ekip çalışmaktaydı.
Tıp eğitimi, bilhassa hastanelerde yapılırdı. İmtihandan geçip diploması olmayan kimse kanuni yönden doktorluk yapamazdı.
Kendisi bir doktor olan Vezir Ali bin Abbas, 931 tarihinde şehir şehir gezip hastaları tedavi edecek doktorlardan bir heyet meydana getirdi. Bazı hekimler her gün hapishaneleri dolaşır, mahkûmları tedavi ederlerdi. Bilhassa deliler için, gayet insani bir tedavi usulü tatbik edilirdi. 931 tarihinde Bağdat şehrinde 860 hekim vardı." iç şüphesiz tıpta Müslümanların bu derece ilerlemelerinin sebebi Peygamberimizin tedaviyi öğütleyici hadisleriydi. Bunlardan birisinde şöyle buyuruyordu:
"Ey Allah´ın kulları! Tedavi olun. Çünkü Allah yarattığı her hastalık için mutlaka bir şifa veya deva yaratmıştır." şte Resulullah´ın bu ve buna benzer tavsiyeleri dolayısıyladır ki, İslâm dünyasında yeni yeni ilaçlar geliştirilmiş, tedavi metodları bulunmuş, hastalara şefkatle eğilinmiştir. Avrupa o yüzyıllarda doktora büyücü gözüyle bakarken, aynı yüzyıllarda İslâm dünyasında doktorun değeri oldukça büyüktü ve hastaya itinayla bakılırdı.
Çünkü kıyamete kadar tazeliğinden hiçbir şey kaybetmeyen İslâmiyet, insan hayatına (suçlu ve düşman olsa da) büyük önem veriyordu. nbirinci yüzyılda Kahire´de Tabipler Odası Başkam, doktorların vazifelerini açıklarken, iki zihniyetin arasındaki farkı şu şekilde belirtiyordu:
"Bir doktor, düşmanlarını da aynı ruh, aynı ilgi, aynı titizlikle tedavi etmelidir. Onları tedaviye çalışırken, sevmelidir."
BATILILARDA HAYAL OLAN TEDAVİ
Bu sözlerin sahibi, çirkinliğinden dolayı "Şeytan Timsah" namıyla şöhret bulup, 1067´de vefat eden doktor Ali bin Rıdvan´dır. Batılılar ona, Haly Rodgam derler. Haçlı seferleri sırasında Avrupalılar bu Müslüman doktordan çok şey öğrenmişlerdir.
Gerçekten Ali bin Rıdvan, Avrupa tıbbına öğretmen olabilecek kadar, doktorlukta ileriydi. Hastasını muayene ederken, ender rastlanır derecede umumi sorular soruyor, teşhisini ona göre koyuyor ve ona göre tedavi uyguluyordu. Denilebilir ki, hiçbir doktor onun kadar hastasının ferdi ve umumi özelliklerini incelememiştir.
Öyle ki, Ali bin Rıdvan, hastasının burnunu, rengini, nefes derinliğini, cilt ve saç durumunu inceler, bugün için bile modern sayılacak sorular sorar, her şeyden önce hastanın kişiliği, bünyesi ve yaradılışı konusunda fikir dinirdi. Bu hususta doktorlara şu tavsiyelerde bulunurdu:
"Hastanın ruhi durumunu öğren!
Doğru cevap verip vermediğini anlamak için ona çeşitli sorular sor! Ruhi kapasite ve teslimiyet derecesini denemek için, muayyen şeyler yaptır. Acaba reçetelerini harfiyen yerine getireceğine güvenebilir misin?
Karakterinin yöneldiği istikameti meydana çıkar! Onun hassas ve zayıf taraflarını araştır. Biraz uzaktan fısıldamak suretiyle kulaklarını, yakın ve uzak şeylere baktırmak suretiyle de gözlerinin durumunu incele! Ağırlık taşıtmak, eşya taşıtmak ve sıktırmak suretiyle kuvvet durumunu gözden geçir! Şuraya, buraya yürüterek, hareketlerini tetkik et! Nabzını itina ile incelerken, kalp durumunu araştır.
Adalelerinin yapısını öğrenmek için hastayı sırtüstü yatır. Kol ve bacaklarını ger. El ile yoklamak suretiyle karaciğer ve böbreklerini, dikkatli bir muayene ile de idrar ve gaita durumunu tesbit et."
Doktorluğu suç sayan Avrupa için, bunlar birer hayaldi. Ancak Haçlı seferleri sırasında bir kısım ilim adamları, ülkelerine bu gelişmeleri az da olsa götürebildiler ve ancak asırlar sonra uygulama yoluna gidebildiler. li bin Rıdvan, Gale´in (Galenos 131-201) "Arş Parva" adlı kitabına bir şerh yazdı. Bu kitap Lâtince´ye tercüme edildi. Ayrıca Ali bin Rıdvan, Mısır´ın güzel bir tıbbi topografyasını yaptı. Böylece ilk tıbbi topografyayı yapan kişi olarak da tarihe geçti.