BİR TEVAZU KAHRAMANI ŞEYH MÜŞERREF-3
XINUKÎ EL BERWARÎ
Ben bir şeyim biliyorum diyen
aslında bir şey bilmiyor
“Kendi nefsini ıslah etmeyen başkasını ıslah edemez” sırrıyla meseleye bakıldığında Seyda Şeyh Müşerref gibi zatların yüz binlerce insana tesir etmiş olması, insanların irşadına vesile oluşu ve umumi bir muhabbeti celbetmesi gösteriyor ki Seyda örnek ahlak sahibi, herkesten evvel kendi nefsinin ıslahına çalışmış mübarek bir zattır. Bu bölümde çeşitli başlıklar altında Seyda’nın ahlak ve şahsiyetinden nasipleneceğiz inşaallah.
SEYDA’NIN DUASI
Şeyh Müşerref Hazretlerinin anlattığına göre kendileri: “Ben bu dünyada yüce Allah’tan bir tek dua istedim o da şudur, benim yanıma gelen her kim olursa olsun sohbetimde kaldığı süre içinde bütün dertlerini ve tasalarını unutsun, buradan huşu içerisinde gitsin” diyerek Allah’a dua etmiştir. O mütevazi ve gösterişsiz haliyle, riyadan uzak, Allah’ı ve ahireti anımsatan yaşantısıyla ve kendisini tanıyanların da şehadetiyle bu duası kabul görmüş ve yanına gidenler hep huzur ve huşu içerisinde, memnun ve nasiplenmiş bir şekilde ayrılmışlardır.
Dikkat edilirse Seyda, kendi rahatına dair bir istekte bulunmamış, Müslümanların selameti ve hidayeti için duada bulunmuştur. Zaten haşirde “Ümmeti, ümmeti” diye inleyecek ve ümmetinin helak olmaması için çırpınmış bir Peygamberin varisi olan bir zattan da umulan ahlak budur. Nitekim Seyda hazretleri bu ahlak üzere ömrünü geçirmiştir.
GÜZEL AHLAKI
Bahsedilecek her bir nokta Seyda’nın güzel ve nebevi olan ahlakına bir nümunedir. Evet, Seyda, ilk görüşte insanlarda sevgi ve ihtiram uyandıran bir ahlaka sahipti. Güler yüzlü idi, gönül alırdı. Konuşması tatlı ve safiyâne idi. Sohbetleri çok hoştu.
Ahlaken Seyda Şeyh Müşerref’in cana yakın olduğu onu tanıyanlar tarafından ifade edilmektedir.
Seyda hilmi ve keremiyle gelen misafiri rahatsız olduğu zamanlarda dahi kabul edip geri çevirmemiştir.
TEVAZUSU
“Ehl-i faziletin en mühim meşrebi, acz ve fakr ve tevazu ile hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye karışmak tarzındadır.” (Yirmi İkinci Lem’a) Seyda Şeyh Müşerref Hazretleri insanlardan el etek çekip, onların hallerine müdahale etmeyen bir şahsiyet değil; bilakis insanların hallerine, sosyal hayatlarına karışan ancak bunu yaparken fazilet sahiplerinden biri olarak acz, fakr ve tevazu ile bu vazifesini yapmıştır.
Seyda Şeyh Müşerref insanın aciz ve zayıf bir varlık olarak yaratılmış olması hasebiyle Allah’a karşı her zaman edep ve iltica içerisinde yaşanılması gerektiği sırrının en güzel örneklerindendir. Bir zat Seyda’nın bu meziyetine dair bir hatırasını şu şekilde anlatmaktadır: “Bir kaç arkadaş ziyaretine gittik. Ev sahibi hoca efendi bizleri tanıttıktan sonra, söz alarak bizlere nasihat etmesini rica etti. 5–10 dakika sessizce birbirimize baktık. Yere mahzun ve edeple bakıyor, bize ne söyleyeceğini düşünüyordu. Sonra ağır ağır konuştu: ‘Kim ben bir şeyim derse bir şey değildir. Kim de kendisinin bir şey olmadığını bilirse o kimse bir şey olur.’ Bunu dedi ve sustu, başka da bir laf etmedi.”
Yine anlatıldığına göre Şeyh Müşerref, merhum Şeyh Muhammed Kazım ile beraber bir cemaatte otururlarken bir zat gelip Şeyh Muhammed Kazım’a soru sorar. Şeyh Muhammed Kazım sorunun cevabını verir. Şeyh Müşerref ise “Efendim bence bunun cevabı bu olmalı, muhtemelen böyledir” diyerek kendi fikrini söyler. Şeyh Müşerref Kazım ise kendi fikrinin doğruluğunu kesin bir dille yineler. Daha sonra konu kitaplardan araştırılır ve Şeyh Müşerref’in ihtimal olarak söylediği şeyin doğru olduğu ortaya çıkar. Daha sonra Şeyh Muhammed Kazım bu gelişmeyi şu cümlelerle özetler: “Senin ihtimalin bizim kesinliğimizden daha keskindir.” Bu hadisede de görüldüğü üzere Seyda haklı olmasına rağmen tevazuyu elden bırakmamış ve özellikle de ehl-i ilme örnek olmuştur.
Şeyh Müşerref, İslami bir konu için kendisine danışmaya gelenlere bazen mektup yazar ve “benim bilgim yok, o size cevabınızı verir” diyerek Molla Bedreddin’e gönderirdi. Şeyh Müşerref’in bu davranışını Molla Bedreddin şöyle açıklamıştır: “Kendisi bir şey biliyorum imajını vermekten kaçındığı için bana mektup gönderiyordu. Gönderdiği mektupta sorunun cevabı da oluyordu.”
Bir keresinde İstanbul’dan gelen bir zat Şeyh Müşerref hazretlerini ziyaret için Xınuk’a gelir. Bu zat Seyda’nın şöhretinden ötürü bir şaşaa ve şatafatla karşılaşmayı hayal etmektedir. İhtişamlı kapılar, güvenlik görevlileri ve ulaşılması zor bir şeyhi ziyaret ettiğini düşünmekte iken kapıda ardına kadar açık ve tahtadan mütevazi bir kapı bulunca şaşırır ve bu tevazu karşısında hayrete düşer.
Tevazuda zirve şahsiyetlerden olan Seyda Şeyhliği kendisi için kabul etmemiş ve bu konuda şunları söylemiştir: “Ben bu yükün altından kalkamam, onun görevi, onun sorumluluğu çok ağırdır.” Seyda konuşurken “Biz Feqi ve Melalar” der kendisini Şeyh olarak göstermekten imtina ettiği gibi feqilerle beraber zikrederdi.
Dergâhındayken gelen talebelerine dahi çoğu kez ayağa kalktığına şahid olunmuştur.
Bir defasında açılan bir Kur’an Kursu’na Seyda Şeyh Müşerref’in ismi verilmek istenmiş ancak Seyda karşı çıkarak: “Buna gerek yoktur. Kur’an Kursu ismi kâfidir” demiştir.
Yine Seyda çarşıya çıkmaktan imtina eder ve “Biz çarşıya çıkarsak millet gelip bizi seyredecek” diyerek şöhretten ve gösterişten kaçınılması gerektiğini ders vermiştir.
Seyda’nın resme olan tavrı ve resminin yayılmasına gösterdiği tepki de Seyda’nın tevazuuna dair bariz örneklerdendir. Kendisi türbe yapılmasını da tasvib etmemiş sadeliği ve tevazuyu yeğlemiştir. Gerek Abdurrahman b. Avf olduğuna inanılan zat için yapılan, gerekse de Şeyh Muhammed Kazım için yapılan türbeye “Keşke yapılmasaydı” demiştir.
Evet, bunlar, anlatılacaklar ve anlatamadığımız tevazu numuneleri karşısında bize düşen Bediüzzamanvari şu sesleniştir: “Ey fahre meftun, şöhrete mübtelâ, methe düşkün, hodbînlikte bîhemtâ sersem nefsim!
Eğer binler meyve veren incirin menşei olan küçücük bir çekirdeği ve yüz salkım ona takılan üzümün siyah kurucuk çubuğu bütün o meyveleri, o salkımları kendi hünerleri olduğu ve onlardan istifade edenler o çubuğa, o çekirdeğe medih ve hürmet etmek lâzım olduğu, hak bir dâvâ ise, senin dahi sana yüklenen nimetler için fahre, gurura, belki bir hakkın var.
Hâlbuki sen dâim zemme müstehaksın. Zîrâ o çekirdek ve o çubuk gibi değilsin. Senin bir cüz-i ihtiyârın bulunmakla, o nimetlerin kıymetlerini fahrin ile tenkîs ediyorsun. Gururunla tahrip ediyorsun ve küfrânınla iptal ediyorsun ve temellükle gasb ediyorsun.
Senin vazifen fahr değil, şükürdür. Sana lâyık olan şöhret değil, tevâzudur, hacâlettir. Senin hakkın medih değil istiğfardır, nedâmettir. Senin kemâlin hodbînlik değil, hudâbînliktedir.” (On Sekizinci Söz)
ÖRTÜLÜ RESMİN SIRRI
Seyda Şeyh Müşerref’e yaptığımız yolculuk sırasında Pervari’nin köylerinden birine bir zatı ziyarete gittik. Otururken duvardaki örtülü fotoğraf çerçevesi dikkatimi çekti. Herhalde bu zatın aile efradından birilerinin resmidir de misafir olduğundan örtmüşler diye düşündüm.
Bir süre oturduktan sonra evlerinde Şeyh Müşerref’e dair resim olup olmadığını sorduk. Ev sahibi kalktı ve duvardaki örtülü çerçeveyi indirdi. Biraz şaşırmıştım.
Günler sonra; Şeyh Müşerref’le ilgili hatıra ve nakilleri kaleme dökerken Seyda’nın resminin taşınmasını sevmediğini, resim taşımanın güzel olmadığını, şayet iyi bir şey olsaydı Peygamber Efendimiz’in resimlerinin her tarafta bulunabileceğini, resimlerini evlerine asacaklarsa üstünün açık bırakılmamasını, örtülmesi gerektiğini ifade ettiğini öğrenecek ve o köyde örtülü gördüğüm duvarda asılı resmin sırrını bu şekilde anlayacaktım.